8 Kasım 2014 Cumartesi

Her Şeyin Adı Küçük Harfle Yazılan Ülke: Hindistan





  KUZEY

Kuzey'in en güzel yapısı Taj Mahal'in arkasında kalan ormanlık alan...


Günde yedi vakit sofra kurabilen süper babaannem, mutfak tezgâhını döverek yine bir şeyler doğruyor. Hızlıca kapıyı açıyorum; aynı numaradan artık korkmuyor. Kulağının dibine kadar gelip bağırıyorum "Babaanne ben Hindistan'a gidiyorum!". Yüzüme attığı sitemli bakışlarını yere kadar düşürüyor, sesini buğulaştırıyor:


-          Yavrum sen niye böyle yapıyorsun?


Bilerek veya bilmeyerek içine düştüğümüz her durum için en kazık sorudur bu: “Ben niye böyle yapıyorum?” İstanbul'un en kallavi muhitindeki güven ve huzur abidesi evimi, gülmekten çalışamadığım ajansımı, sokaktaki Karabaş’ı bırakıp; her türlü sıkıntının başkentine doğru beni çeken şey de ne? Ne olduğunu pek de bilmediğim dünyanın en kalabalık (ki bu konuyla ilgili güzel vecizemiz de var) dolayısıyla en belirsiz bu devasa ülkesinin -neredeyse- bir ucundan diğerine doğru tek başına "gitme" isteği nereden geliyor... 



Sanırım cevapları aramak için değil, elimdeki cevapların sorularını öğrenmek için bu yolculuk. Attığım her adım, uyuduğum her tren, gördüğüm her masum göz aklımda bir cümle bıraktı: Batıdaki gezi, doğudaki yolculuk.



Delhi Havaalanı’na indiğimde bir sorun olduğunu düşündüm. Mahşer gününü deneyimleme imkanı sunan havaalanında yirmiden fazla pasaport kontrol masası olmasına rağmen, benim gibi ilk kez gelenlerle birlikte hangi kuyruğa gireceğimizi dahi kestiremiyorduk. En kısa görünen kuyrukta 400 kadar bekleyen vardı. Hindistan'ın verdiği ilk işarete "eyvallah" diyerek diğer turistler gibi hayıflanmaktansa sırada bekleyen Hintliler gibi gıkımı çıkarmadan çaresizce dikilmeye başladım (gösterdiğim bu sabır tüm seyahatim boyunca en çok işime yarayan şey olacaktı).




Delhi, kendi içinde düzeni olan dünyanın en kaotik şehri olabilir. 

Havaalanından çıkıyorum ve bazen zirveye çıkacak, bazen azalacak ama hiç bir zaman kaybolmayacak o koku burun direklerimi dövmeye başlıyor. Pre-paid taksi sistemi ile gideceğim yerin parasını peşin ödeyerek Jangpura'ya, arkadaşım Stephan'ın (Hollanda konsolosluğunda çalışıyor) evine doğru yollanıyorum. Yaklaşık yarım saatlik 
yolda beni en çok etkileyen şey parlamento binasının ve devlet başkanının konutunun olduğu caddenin adının Mustafa Kemal Atatürk (Türkçe yazılmış) olması oluyor. Bağımsızlık sembolü olarak örnek aldıklarını düşünüp taksi şoförüne soruyorum. Askeri geçit törenlerinden çok etkilenmiş olacak ki sürekli “armi… solcır veri maç… Atatürk veri gud” diyerek cevaplıyor sorumu. Stephan’ın evine girince emlakçıların anlatırken heyecanlandığımız ama görünce içine bile doğru dürüst giremediğimiz ev hikayeleri geliyor aklıma: Bol baharat kokulu bir oda, sivrisineklerin duş aldığı bir banyo, böceklerin ipek yolu olmuş bir salon ve 3 gün boyunca nereye açıldıklarını keşfedemediğim birkaç kapı. (Bir kapının arkasından sürekli olarak öksürük sesi geliyordu). Sağolsun elinden geleni yapıyor rahat etmem için ama yere serdiği yatakta -fareler kulaklarımı yer diye- yatmamak için bir iki mazeret bulup, boyumun yarısı kadar uzun olan koltukta, gece geldiğimde uyuyabileceğimi söylüyorum. (O ev yolculuk boyunca kaldığım en temiz yerdi).


Moto Ricksaw (tuktuk) şoförü


Moğol döneminde inşa edilen ve o dönem için bir güç simgesi olan Red Fort’a ulaşmak için Chandni Chowk Metro İstasyonu’nda inip 15 dakikalık bir yürüyüş yapmam gerekiyor. Bu cadde Delhi’yi anlamam için bana çok güzel olanaklar sundu. Sürekli tuvaletini sağa sola yapanlar, kaldırımda uyuyan yüzlerce evsiz insan, ibadethanelere sığınmış düşkünler, haliyle ciğerinizi bile yakan koku ve bakması çok zor olan sizden yardım isteyen onlarca çift göz. Dümdüz olmuş vicdanımla Red Fort’un içine girince tüm bunlardan beni anında soyutlayan eski bir şehir merkezi göz kırpıyor. Bazı Hintliler 10 Rupi’ye aldıkları bileti bana sırıtarak gösterirken ben 25 katını (Taj Mahal için 75 katı) ödemek zorunda kalıyorum. 



Red Fort bütün ihtişamıyla hala Moğol gücünü simgeleyebiliyor.


Moğol ordusunun Red Fort’tan sefere çıkışını temsil eden bir çok resim bulunmakta. Burası için ‘demokrasi kalesi’ de denilebilir. Sultanın (hükümdarın) halktan gelen temsilcileri dinlediği özel bölümler, yine sultanın devlet kademesinde yöneticilerle görüş alışverişinde bulunduğu özel odalar bulunmakta. Taj Mahal’i de yaptıran hükümdar olan Şah Cihan’ın emri ile inşa edilmiş olan bu eski kale, bahçe sanatında döneminin çok ilerisinde olan Moğollar’ın gösteriş yaptığı yerlerden bir tanesi.


Hindistan’da, Türkiye’den geldiğimi söylediğimde Hintliler hemen yakınlık gösteriyorlar. Hindistan hükümdarlarının Türk olması, tarihi öneme sahip yapıların çoğunun Türkler’den kalması Hintliler’de Türkler’e karşı ayrı bir saygı ve yakınlık hissi uyandırmış. Urdu Türkleri ile olan yakınlaşmalarsa Hintçe’de Türkçe’ye benzer bir çok kelimenin yerleşmesine neden olmuş (adımın aynı zamanda Hintçe olması gibi). Turistlerin hüznüne gelince; onu da “Güney” bölümünde yazacağım.



Fotoğraf çekmenin yasak olduğu bir Jain tapınağı
Red Fort’tan çıkınca Jain ve Sikh tapınaklarını ziyaret ediyorum. Her ikisinde soluduğum mistik hava içimi 
dolduruyor. Sanırım anlatması en zor yerler Hindistan’daki tapınaklar. İçlerindeki hoşgörü ve insan sevgisini size bakışlarından hemen anlayabilirsiniz. Özellikle Sikhler fakirlere yaptıkları organize ve sürekli yardımlarla dilenciler için sınırlı da olsa yemek imkanı sunmaya çalışıyorlar. Bu nedenle dilencilere para vermekten çok her gittiğim tapınakta yardım yapmayı tercih ediyorum. Çünkü bir dilenciye vereceğiniz 100 rupi(3,5 lira)
ile 20 evsizin doyabileceği kadar çorba yapılabilir. New Delhi’de Jain, Sikh, Müslüman, Hindu ibadethanelerini yanyana görebilirsiniz.Ertesi gün Delhi’de en merak ettiğim yer olan Humayun Türbesi’ne doğru gitmek için metroya yollanıyorum. İlk işim oto-rickshaw şoföründen kazık yemek oluyor. Hindistan’ın kuzeyinde şehir içi ulaşım (Güney’de motosiklet kiralamak durumundasınız) genellikle oto-rickshaw ile sağlanıyor. Ucuz, titrek, havadar ve pazarlığa çok açık. 

                                         
Humayun Tapınağı ve harika bahçesi.
Humayun bir deli hükümdar. Devlet erkanı ile yaptığı toplantılarda her devlet adamlarına, üzerinde oturma pozisyonları olan zarlar (bir yerden tanıdık gelebilir) attırıp gelen zara göre oturmalarını emredermiş. Tabi düşünce özgürlüğüne yönelik çalışmalar yapmaktan geri kalmamış. Humayun Türbesi turistlerin akın ettiği Taj Mahal kadar etkileyici. Bazı tarihçilere göre bu türbe kubbeli yapısıyla Taj Mahal’in habercisi olmuş. Moğolların en gösterişli bahçesi (benim gördüğüm) bu türbede bulunuyor. Bahçe içerisinde özel mermerlerden yapılmış su kanalları doğal bir klima özelliği ile tüm alanı kaplıyor. Son gün ziyaret ettiğim Lodi Bahçeleri (Lodhi Gardens) ile birlikte Delhi’de bana huzur veren ve uzun süre çıkmak istemediğim ikici yer oluyor.




 
Ateşle dans edenler
Sabah 4’te tren istasyonunda olmam gerekiyor. Gece vakti Stephan’ın evinin önünde Hindistan’ın ünlü birası Kingfisher içiyoruz, tadı gerçekten çok kötü; olsun. Bir gündür uyumuyorum ama beni koltuktan uzak tutan şey herkesin evinin önünde ateş yakıp, başında şarkılar söyleyerek dans etmesi oluyor. Bir pot kırmadan, her evin büyüğüne gülümseyerek sırayla tüm ateşleri dolaşıyorum. Sokağın sonunda en büyük ateş yanıyor, davullar, trambolinler eşliğinde bazı genç kadınlar eteklerini ateşe doğru savuruyor. Sanki çıplak ayakları ile dans ederek söndürdükleri alevi, etekleri ile yeniden harlıyorlar. Dünyanın en ilginç ülkesi olsun istiyorum burası ve ilk adımın sonunda elimde patladı patlayacak bir davulla aklıma bir şiir getiriyor bu büyük ateş:



              “birbirimizin kalbini dinlesek

               dünyanın kalbini dinlesek

               büyük ateşler yaksalar

               iki güvercin uçursalar

               nerede olduğumuzu bilsek”



Yeni Delhi Tren İstasyonu az önce uçak bombardımanından çıkmış gibi. Onlarca insan istasyon zemininde ve merdivenlerde yatıyor. Bir an evvel aramadan geçip perona giderek ben de onlara katılmak istiyorum ama Hindistan’da plan yaparken Tanrı sesli gülüyor her zaman. Elimdeki biletin sahte olduğunu iddia eden Turist Ofisi görevlisi beni inatla bir taksiye bindirerek biletimi onaylatmam için başka bir yere götürmeye çalışıyor. Sabah’ın 4’ü olması, uykusuz İngilizcem ve artık bana 150 kilo gibi gelen sırt çantam hızlı düşünmeme engel oluyorken, aklıma görevlinin kartını sormak geliyor. Bana vesikalık fotoğrafını yapıştırdığı bir kağıt parçası uzatıyor. O kadar şiddetli bir kahkaha atıyorum ki elimden kartı kaptığı gibi diğerleriyle birlikte toz oluyor.


Humayun Türbesi'nde dua eden bir Müslüman.


Birinci sınıf trenle (alırken farkında değildim) Agra’ya doğru gidiyorum, servis gayet gayretli. Agra Tren İstasyonu’nda (Agra Contt) iner inmez “hemen Taj Mahal’i görüp buradan ayrılalım” diye bağırıyor içimdeki adam bana. Oto-rickshaw şoförü, rehber, incik boncuk satıcısı, ayaklı döviz bürosu gibi turistleri banknot olarak gören 40-50 civarınca Hintli çıkış kapısını tamamen kapatmış durumda. Ne olduğunu anlamak ve yol açmak için trenden inen Hintliler’in istasyondan çıkmasını bekliyor ve koluma yapışanlarla birlikte sıyrılıyorum. Bir ara ayağım yerden kesilirken basıyorum “Nameste”yi! Ricksaw şoförü “burası Taj Mahal’in güney kapısı” demesine rağmen inanmıyorum ama motorlu araçların kapıya kadar gitmediğini de biliyorum. Taj Mahal’in girişine girmek de gerçekten zor oluyor. Her yere pisleyen inekler, eczaneye girmeye çalışan keçiler, adeta üzerinize yapışan satıcılar, ağırlaştırılmış müebbet bir koku ve güvensiz güvenlikçiler arasında içeri giriyorum.


Ve işte orada! Bütün ihtişamıyla beni eziyor Taj Mahal. Aşık olduğu kadının ölümünden sonra acısını bastırmaya kendini adamış kudretli bir hükümdarın beyaz düşü bu. Bir süre üzerine hiç yürümeden öylece bakıyorum, yaklaştıkça daha da büyüyor çünkü. Şah Cihan, Taj Mahal’in birebir aynısını, siyah mermer ile nehrin karşısına inşa etmeyi planlamış. Ancak halk ve oğlu bu ağır ekonomik krizde devlet hazinesinin heba edileceğini ve hükümdarın artık acıdan sağlıklı düşünemediğine kanaat getirmiş. Şah Cihan ölene kadar Taj Mahal’i yani ölen karısı Mümtaz Mahal’i, kapatıldığı zindanın penceresinden izlemiş. Şimdi aynı kubbenin altında bembeyaz uyuyorlar.



Hikayesi de kendisi kadar büyük


Fakirlik, içinden çıkılabilecek bir şeydir.         
Fakirliğin içinde sabır, itikat ve “bir gün”le başlayan umut cümleleri bulunur, unutturur. Ama sefaleti yatıştırabilecek bir din veya söz yoktur. Mutlaka birilerinin hayatına işler kendini. İşte dünyanın bir yerinde, yarı çıplak bir genç adam kirli bir kaldırımın üzerinde kendisine doğduğunda yapışmış sefaletinden ölerek uzaklaşıyor. Üstelik durup dururken ölüyor. Bombalanmış bir savaş karargâhında ya da veremin kuşattığı bir şehirde değil. Tanrının canını alacağı bir kötülük yapacak vakti bile olmadı belki. Sadece kirli bir kaldırımın üzerinde. O kaldırımı, kutsal saydığımız yaşamın, tüm inançların, başkasının acısıyla üzeri açılan vicdanımızın neresine koyabileceğiz. Bazıları bu dünyanın üvey çocukları.




Agra'daki merkez sokaklardan biri
Jaipur’a ulaşmalıyım. Agra, içinizdeki karanlık yerleri parlatıp, kalbinizdeki, beyninizdeki derin kuyulara düşmenizi sağlayabilir. Paramparça bir vicdanla otobüs terminaline gitmek istiyorum ama ricksaw soförü beni bir otobüsün yanına bırakıp komisyonunu alarak hızla uzaklaşıyor. Beni dinlemiyor bile. Hindistan sürekli aksilik yaşayabileceğiniz bir ülke, özellikle şehirler arası ulaşımlarda. Hak keza o otobüse biniyorum ama benden başka hiç kimse yok. Kapının yanındaki koltuğa oturuyorum çünkü sürekli 3 Hintli bana bakarak konuşuyor ve arada bana da laf atıyorlar. İnatla çantamı bagaja koymamı ve en arkaya oturmamı istiyorlar. Ben de açık kapıdan hava almak bahanesiyle her an aşağıya atlamaya hazır şekilde 1 saat kadar gidiyorum. Başkaları da binince ters bir şey olmadığına emin olup yerime geçiyorum. Eğer sabrınızı ölçmek isterseniz böyle bir yolculuktan iyisini bulamazsınız.





Kaldığım evin çocukları
Jaipur’daki arkadaşım Kabir ortalarda yok. Bir şekilde ricksaw bulup evine ulaşıyorum. Turist gibi gezmek için değil, Hintli biri gibi yaşamak istediğim için Hintli bir aile ile kalıyorum. Her yerden çocuklar çıkıyor, terk edilmiş bir eve yerleşmiş gibiler. Ayakları çıplak, sürekli gülüyorlar ve bana bakıyorlar. Ne desem yapıyorlar. Sırayla çağırıp sarılıyorum, isimlerini sorduğumu anlıyorlar. Kaldığım odaya sürekli fare giriyor. Uyumak mümkün değil, göz göze geliyoruz hep. İşte burada bir kopma oluyor, umursamamaya başlıyorum. Artık kovalamıyorum, kulaklığımı ve uyku gözlüğümü takıp ışığı açık bırakarak dalıyorum, onlar gibi oluyorum. Aklımızda dolaşan fareler, yatağımızın altındakilerden daha tehlikeli değil mi? 

 

Geleceğin Bollywood starı Bilal.
Yemek hazırlayan Hintli arkadaşım.



Hawa Mahal'de (Rüzgar Sarayı) arkadaşlarla...
Jaipur, Rajastan (Krallar Şehri) Bölgesi’nin başkenti. Mihracelerin hüküm sürdüğü, en güçlü savaşçıların yetiştiği şehir. Hint hükümdarları bu nedenle Jaipur bölgesi ile pek sorun yaşamak istemezmiş. Rüzgar Sarayı, Şehir Sarayı, Gözlemevi ve şehirde ufak bir tur attıktan sonra Turkish Bar’a gidiyorum. Kabir överek anlattı burayı ama barda Türkiye’ye ait hiçbir şey yok. Sahipleri de Çinli. (Hiç garson görmedim. Belki bu yönüyle bizim barlara benziyor olabilir).



Ertesi gün bir uzun yürüyüşle Beyaz Tapınak’a geliyorum. Yorgun olduğumu sürekli hatırlatan ayaklarımın çıplak mermerle öpüşmesi, ruhumun bembeyaz tapınağın içinde hemen kamufle olması, tapınağın balkonundan gördüğüm Krallar Şehri’nin artık tüccarların ve fakirlerin hüküm sürdüğü karman çorman bir toprak oluşu, günün dünyanın her yerinde güzel batışı… Hepsi iliklerime kadar işlemiş bir yalnızlık oluyor:



“Biliyorsun, ben hangi şehirdeysem,

yalnızlığın başkenti orası.”





Yüksek bir binanın çatısına çıkıp uçurtma festivalini ve çocukları izliyorum. Belki de sadece uçurtmaların iplerini tuttuklarında başları öne eğilmiyor. İpleri birbirine dolaşan uçurtmalara benziyorlar; evleriyle karışmış, sokaklarıyla bozuşmuş, uçtuklarını unutmuş. Senle ilgili bir sırrı biliyorlar da üzülmemen için saklıyor gibiler. Hep bir şeylerime ortak etmek, arkamda kalmasınlar diye geri geri yürümek istiyorum. Kuzey’dekiler aklımda, aklım Kuzey’de kalarak uçuyorum Güney’e doğru, bir uçurtma peşimizden geliyor…




   GÜNEY
 





Yolculuk bir puzzle gibi. Kendi içerisinde küçük parçalar, küçük parçalarla tamamlanan belli belirsiz resimler, çözdüğünüzü sandığınız bir bilmecenin sizi içine çektiği basit tuzaklar ve bir türlü belirginleşmeyen, artık çok da merak etmediğiniz büyük bir resim. Tamamladıktan sonra yapacak hiçbir şey kalmayacağından korkarak, yavaş yavaş ekliyorsunuz.





Goa yolları
Ahmadabat’taki Ellora Mağaraları’nı es geçerek Jaipur’dan Goa’ya uçuyorum. İç hatlarda uçan havayollarının ismini tahmin etmek zor değil: Spice Airlines.Calangute Plajı’nda arkadaşım Rita ile buluşmak için taksiye biniyorum. Her yerde palmiye ve bambu ağaçları, ahşap evler (kokonut) ve masmavi bir deniz var. İçimi toparlıyor. Yalnız yolculuk etmenin verdiği özgürlük, huzursuzluk ve güvenin aynı anda yarattığı sesler bazen armoniye bazen de kakafoniye dönüşüyor. Taksi şoförü (bu arada taksi derken aklınıza taksi gelmesin.Ortasındaki delikten asfaltı izleyebileceğiniz, hiç bir aynası olmayan, hurdaya çıkmayı unutmuş dökük bir araç, gitmesi mucize) ile Rita sanırım telefonda kavga ediyorlar.





Rita acilen gitmesi gerektiğini söyleyerek evinin anahtarını cebime sokup motosikletinin arkasına beni atarak Panjim’e, otobüs terminaline bırakıyor kendini. Motosiklet kiralayıp birkaç gün pratik yapmayı düşünürken birden onun motosikletiyle Panjim trafiğinin ortasında kalarak geri dönmeye çalışıyorum. Bana korna çalmayan hiçbir araç kalmıyor. Birkaç gün boyunca alışana kadar bu böyle oluyor. Goa’da, daha doğrusu Güney Hindistan’da motosiklet kullanmadan seyahat etmek hem zor, hem zevksiz.





Calangure Plajı'nda bir satıcı ve çocukları
Evde biri yorgun biri huzursuz iki kedi ile kalakalıyorum ve dışarı atıyorum kendimi.  Calangute-Candolim ve Baga birbirlerine çok yakın ve birbirlerinden çok farklı üç  plaj. 
İlk akşamında oturduğum barda Hollandalı bir müzisyen ve İtalyan bir hippinin İstanbul anılarını dinliyorum. Ne zaman 50 yaş  üstü bir turiste Türk olduğumu söylesem “merhaba” diyor ilk. Çiçek Çocuklar 60’lı yıllarda Goa’ya gelirken İstanbul üzerinden yolculuk ederler ve burada birkaç gün kalırlarmış. Birçoğu eski İstanbul’u babalarımız kadar iyi anlatıyor. Hatta 1977 yılındaki 1 Mayıs olaylarının ortasında kalan birinden o günleri şaşırtıcı detaylarıyla dinlemiştim. Calangute ve Baga Plajları da Çiçek Çocuklar’ın çıplak olarak denize girdikleri ilk plajlar (evet giriyorlar hala ama yarı çıplak şekilde, görmek istemezsiniz).





                            
Calangute'da kaldığım evin bahçesi
Goa, 30’dan fazla plajdan oluşan bir eyalet. Faklı plajların farklı  özelliklere sahip olduğu, motosiklet ile kuzeyden güneye gün içerisinde bile dolaşabileceğiz bir coğrafyası var. Sahil yolunca palmiyelerin altında motosiklet kullanmak çok keyifli, gözünüze kestirdiğiniz bir plaja dalıp, yemek yiyip, yüzüp tekrar yolunuza devam edebilirsiniz. Arambol ve Palolem (Cennet Plajı) daha çok sırt çantalı gezginler için, benim de en keyifli vakit geçirdiğim plajlar buraları oluyor.







İstisnasız tüm satıcılar sizi kazıklamaya çalışıyorlar ancak pazarda annesinin yanında alışveriş öğrenmiş her Türk gibi birçoğunu canından bezdiriyorum. Çünkü her malın fiyatını 2-3 katı değil 8-10 katı fiyatıyla satmaya çalışıyorlar. Goa’nın yerleşik nüfusunun yarısı yabancı. Hindistan’ın geri kalanın aksine 1954’e kadar Portekiz’e ait olan Goa’da tarım ve turizm insanların ekmek kapısı. Daha ucuz iş gücü oldukları için Nepal’den buraya çalışmak için gelen gençlerin sayısı da çok fazla. Goa’nın Kuzey Hindistan’a göre daha temiz olduğunu söyleyebilirim ama asgari bir kirlilik ve koku burada da var.


 
Nepalli çocuklar



Her dakika bir dilenci sizden para isteyecektir.


Calangute’un ardından Benaluim Plajı’na gitmek üzere yollanıyorum. Önce Panjim, ardından Madagon ve sonrasında Benaluim’a ulaşmak 2 saatimi alıyor. Benalium’da kalacak bir yer bulmak için 3 saat kadar güneşin altında sırt çantamla yürüyorum, ayaklarımdaki yaralar daha çok acımaya başlayınca kendimi bir evin avlusuna atıyorum. Bir kız çocuğu köpeklerle oynuyor, onun fotoğraflarını çekiyorum. Elimden tutarak beni bir odanın kapısına atıyor, iki dakika sonra gelen annesi kapıyı açıp bana boş odayı bırakıyor. 






Benalium’da gezilecek en güzel yerler; akşamlar. Kumların üzerinde yakılan kandillerin etrafında Madam Mary’in restoranının önünde onunla birlikte oturuyoruz. Ona merak ettiği İstanbul’u anlatırken gözleri açılıyor, sürekli aşk hikâyemi soruyor, erkeklerden çok kadınları merak ediyor. Hikayelerin en güzel yerlerinde garsonları onu çağırdıkça söylenerek gidiyor, her söylendiğinde yeni bir küfür öğreniyorum. Gün, omuzlarındaki yükü okyanusun arkalarına bırakıyor, havada uçuşan bir para bira şişeme yapışıyor, bir dilencinin akşamı parlıyor, rüzgar adalet dağıtıyor. Ayaklarımdaki sızı kuma kapanıyor. Mary ışıklarını kapatırken Palolem'e gidecek otobüse biraz sarhoş biniyorum.





Palolem Plajı'yle ilgili yazı yazmak bence biraz boş bir iş.




 
Palolem'de kaldığım yer




Akşamüstleri herkes çok sakin...


Gün batımı



Kaldığım pansiyonun bahçesinden Hampi
Hampi zamanın durduğu bir şehir. İnsanoğlunun 
ilk tapınaklarından birçoğu bu bölgede kurulu. 
Şehir ikiye bölen bir mistik nehir, her biri başka 
hikâyeler anlatacakmış gibi duran ve söz bekleyen dev kayalar, nehrin çevresine yerleşmiş hosteller ve kafeler. Şehirde büyük bir sessizlik var. Adeta insanlar bu büyüyü bozmamak için parmak uçlarında yürüyorlar. Hindistan’a neyi bulmak için gelmiş olursanız olun, Hampi hepsinin ortak cevabı gibi. 





Bir gece kalmak için geldiğim bu şehirde 5 gece kalıyorum. Buradaki tapınakların mistik havasında bütün gününüzü ibadetini yapan insanları ve düğün alaylarını izleyerek geçirebilirsiniz. Hampi’den ayrılırken ilk kez, arkamdan bir şeyler bırakmış hissine kapılıyorum.

 
Dua için tapınağa gelen bir çocuk

Hampi'deki Maymun Tapınağı'ndan

Tapınaktaki düğüne katılan bir çocuk



F. Kochi'de balık evı için yüzyıllardır kullanılan Çin ağları.
Hindistan yolculuğumun son noktası olan Kerala eyaletine 44 saat süren bir otobüs yolculuğunun (Bangalore aktarmalı) ardından ulaşıyorum. Fort Kochi, Kerala eyaletinin turizm merkezi. Genellikle turistlerin konakladığı, çok sakin ve iyi organize ediliş bir turizm merkezi. Kendimi ilk kez Kochi’de turist gibi hissediyorum. Kerala’da hristiyan nufün çok fazla. İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Thomas 52 yılında hristiyanlığı yaymak için bu bölgeye gelmiş. Pansiyonunda kaldığım 72 yaşındaki Hristiyan Hintli’nin ismi de Franchis. Kerala eyaleti dünyada komünistlerin seçim kazanarak iktidar olduğu tek bölge (“seçimle” dedim ama). Okuma yazma oranın en yüksek olduğu (%91), dilenen insanların en az olduğu, insanların daha güler yüzlü olduğu bir eyalet burası. Bunu akıllı yöneticilere oy veren akıllı insanlara ve gelir paylaşımındaki adalete bağlamak mümkün.





                                                   

Dünyada sadece Kerala’da yapılabilen ‘Backwater’ tur için sabah erken saatte servis aracına biniyorum. Beni buraya çeken ve en çok merak ettiğim tur buydu. Bu tur 3 saat kadar durgun bir su üzerinde giden geniş bir tekne turu ile başlıyor. Köyde yenilen yemeğin ardından ada şeklinde bulunan komün köyleri içlerinde ilerleyen 4-6 kişilik kanolarla devam ediyor. Dar su kanallarından geçerken kendinizi bir masalın içinde hissediyorsunuz.






Duşunu alıyor

Hiçbir teknolojik ürünün olmadığı komün köylerinde çamaşır yıkayan bir kadın.

Hiçbir masalın sonunda, masalın kahramanı kendisini havaalanında bir albayla kavga ederken bulmaz, burası gerçekten çok bürokratik bir ülke. Bu yüzden masalları çok kısa sanırım.  Kochi havaalanından ayrılırken değişmiş olmasam da kendimi değişime daha açık ve on kilo vermiş biri olarak buluyorum. Döndüğümde gerçekten düzeltmek istediğim, eğer hala zamanım kalmışsa kendimi adamak istediğim bir konu var ve eğer şimdi gitmezsem yeniden gelmek için bir şansım olmayacak.


                       "Sonunda sen bir gün gelirsin diye, 

                        çok şeyin adı küçük yazıldı."







Yaşamın bir yolculuk olduğu düşüncesine hiçbir zaman inanmadım. O bir kısır döngüdür, dört duvarın içidir, kementi biraz gevşek tuttuğunuzda üzerinden atıldığınız azgın bir boğadır (altına düşersiniz bazen). Yetişkinlerdeki her şeyi boş verme huyu, içinden geçtikleri her insan topluluğunun onlara taktığı zincir halkalarındandır. Akşam televizyon karşısında çöken derin ağırlık, ofis yaşamında hiçbir işe 15 dakikadan fazla odaklanamama, sürekli güneye yerleşme isteği ama otobüste bile sıkıntıdan iki durak geçemeyip telefona kurtarıcı gibi sarılmak, hep bundandır. İstanbul’a yeniden inerken yanımda taşıdığım küçük defterime kime ait olduğunu unuttuğum bir sözü yazdım: “Hareket etmezseniz, zincirlerinizin farkına varamazsınız”.

Sertaç Gümüşoğlu
Kasım 2014
sertacgumusoglu@gmail.com


Bir otobüs yolculuğundan, yol arkadaşlarım.

Dede-baba-torun... Torunu para isteyince "az ver" demişti dedesi.

Dedesiyle tapınağa gelen bir bebek.

Tapınakta bir düğün töreni. Kadın biraz daha mutluydu sanki...

Delhi'deki Lodhi Bahçeleri'nde dolaşan, çabuk sıkılan bir çocuk.

İki güzel çocuk

Backwaters turdan

Palolem'de harika yerlerde kalabilirsiniz.


 
Kanoyu, elindeki bambu ile etekleyen kaptan